2.Bölüm ( 25 şubat 2017)

MOKO

Oda tilki çıkarılmış gibi duman altıydı, gözümün içine bakıyordu. O gözlerin dibi karanlık değildi, belki de arkası karanlık olmayan tek mavilikti. Çok duru, çizilmiş gibi kavisli bir yüzü vardı, insan eli değmiş olması mümkün değildi, özellikle  gönderilmiş olmalıydı. Doğal lsd gibiydi, baktıkça kurtulamıyor hatta daha da içine giriyordu insan. Rüya gibi bir şey oldu dakikalardır birbirimizin gözlerinin içine bakıp konuşmuyorduk, gerçekliğini sorgulamak için yüzüne dokundum. Yandı ellerim, yanaklarındaki kadifemsi tadı hissettim. Biraz daha bakışırsak, düşüncelerinin kokusunu duyabilirdim. Sessizliği o bozdu.

-O gün insanlara yaptığın neydi?

-Ben kimseye bir şey yapmadım.

-Daha önce duyduklarıma hiç benzemiyordu.

-Belki de herhangi bir karşılık beklemeden yapıldığı içindir.

-Hayır, yaptığın bu dünyaya ait bir şey değildi.

Eritmeye başlamıştı sıcaklığı, insani duygularım gün yüzüne çıkmıştı yıllar sonra. Hissedebiliyordum ama bu istediğim bir şey değildi. Ona bakmayı bırakıp düz döndüm, o hala bana bakmaya devam ediyordu. Bir durum, olay, beklenti içerisindeydi, sanki antenlerim çıkacakmış gibi bakıyordu.

-Müsaade edersen biraz uyuyacağım, dedim.

-Tabi dedi ve  kalktı, kâğıtlar döküldü çantasından hepsi el yazısıyla doluydu, merak ettim ama sormadım. Çıkarken, “tekrar gelebilir miyim?” diye sordu. “Hayır” dedim. Sertçe vurdu kapıyı, bu iki oluyordu. Tekrar terk edilmişlik duygusu kapladı bedenimi, ama onun benimle ilgisi yoktu umursamadım. Yumdum gözlerimi, terk ettim bedeni. Düşümdeki ateşlerin renkleri değişmişti, mavi alevler olmuşlardı ve bu kez sıcaklıkları duygulu değil azap verici görünüyordu. Yüzleri mavi alevlerden yanan adamlar üzerime doğru koşuyorlardı, hiç kıpırdamadan duruyordum öylece. Bana tam çarpacaklarken görünmez bir duvara çarpar gibi durdular aniden. Kaç dediler kaç, durma burada burası çok sıcak burası cehennemin takendisi. Ateşler içinde uyandım, yüzümü yıkamaya gittim su akmıyordu. Hiç akmış mıydı? Bilmiyorum. Tekrar döndüm odaya, rüyamdakilere anlam bulmaya çalışırken kendimi mavi gözlerin tam ortasında buldum. Gerek yoktu böyle şeylere. Sonu olan şeylere bağlanmayı bırakmıştım, aşk gibi hayat gibi okullar gibi insanlar gibi, çok oldu.

“Cevaplarını bildiğim ama yine de sadece senden duymak için sorduğum sorularım olacak, o gün geldiğinde duyacaksın.”

Binadan çıkınca dönüp baktım da insanların beni buradan çekmeye çalışmalarını anlıyorum. Bu koku, bu yıkılmaya yüz tutmuş yapı, dökülmüş sıvalar, eski tahta, camları kırılmış pervazlar. İnsanların böylesine kötü bakmaları beni şaşırtmıyor, ama bana bu bile fazla, bu gibi şeyler ihtiyacı olan insanların işi, yeni eşyalar, yeni bir otomobil ve yeni elbiseler. Benim için iki parça kıyafet ve kış aylarında üç.

Caddeye çıkarken Murat’ları gördüm kendilerinden geçmiş Seher Vaktini söylüyorlardı. Çok güzel bir oluşum içerisindeler, yaptıkları müziğin tarifi gerçek anlamdan fazlası.

[sc_embed_player fileurl=”https://mokoartdesign.com/wp-content/uploads/2018/02/Siya-Siyabend-Bir-Seher-Vaktinde.mp3″] 

“Bu sevda başımdan gitmez dedi

Aşkın deryaları durulmaz dedi

Her güzele meğil verilmez dedi

Baktı yüzüme güldü, gizlendi.

Güldü, gizlendi.”

“N’ldu?”

Bugün müziğimi yapmak içimden gelmiyordu, zorlama duygular veremedim hiçbir zaman. Karşılıksız olan şeylerin verdiği mutluluk, üretmenin vermiş olduğu mutluluk içerisinde olmak ne hoş. Ama ya zihnime hükmedemiyorum ya da o mavi kız gözüme takılıp duruyor, her mavilik bana onu hatırlatır olmuş, sahi adı neydi?

Gökyüzü, deniz ya da herhangi bir su zerresi. Aklımın ona kaymış olduğunun farkındaydım lakin böyle bir şeye hiçbir zaman hazır olamadım, olamam. Tekrar evime dönmeye karar verdim.

Benim evim miydi? Benim olan herhangi bir şey var mıydı? Bu bedene bile benim diyemezken, benim olan dediğim eşyalarım var mıydı? Çok saçma insanların bunca çırpınışları, her şeye sahip olduklarını düşünüp aslında hiç bir şeye sahip olamamaları. Toplumun bu kadar içinde bulunup bu kadar dışında yaşıyor olabildiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. O insan tüketimleri içinde bulunmadığım için, param olmadığı için, doyumsuzluğum olmadığı için her zaman şanslı olduğumu düşündüm. Neye ihtiyacım vardı bu hayatta? Aslında biz dünya üzerinde hiçbir yere sabit olmak için gönderilmedik. Bu mevsim değişiklikleri bu ovallik, bu dönme olayı, sadece gezegenlere değil bizler için de şarttı. Ama biz durmayı, çıldırmayı, yönetmeyi, yönetilmeyi seçtik. Ben kabullenemedim. Sanırım evet bir tek enstrümanıma ihtiyacım vardı, konuşabilmek derdimi anlatabilmek için. Evlerimize ihtiyaç yok; doğru kullanmayı bilirsek doğa bize kucak açar. Arabalarımıza ihtiyaç yok; yürüyen merdivenlere, asansörlere, doğru kullanmayı bilirsek ayaklarımız bize yeter. Cep telefonlarımıza ihtiyaç yok, insanlarla yan yana olmaya ihtiyaç yok; yalnız kalmak bu dünyada yapılabilecek en doğru ve en zararsız olay. Yiyecek içecek için shoplara, marketlere, barlara ihtiyaç yok doğa bize bu konuda da fazlasıyla yardımcı oluyor. Betonla üstünü örtmeseniz keşke. Yeteri kadar çalışıp, biriktirme işine girmezsen mutlu olmanın o kadar da uzaklarda olmadığını görmüş olursun.

İnsanların öldükten sonra toprak ile ilişkisini fazla hüzünlü buluyorum aslında, keşke insanlar yaşlandıkça fiziksel özellikleri değil, sesleri ve bedenlerinin görünürlükleri azalır sonunda da görünmez oluyor olsaydı. Belki bu kanlar bu vahşet bunca paylaşılamayan şey, hiç olacağız korkusuyla daha anlamlı hayaller kurdurabilirdi. Hiç olacağını anlamakta çok daha yardımcı olabilirdi.

Sürekli yaptığım gibi zihnimde dolaşırken bineceğim durağı kaçırmışım, son zamanlarda çocuklara temel gitar dersleri veriyordum küçük bir müzik evinde. O küçük beyinlerle toplaşıp koro halinde “arkadaşım eşek” çalmak beni gerçekten iyi hissettiriyor. Meydandan metroya binip şişlide indim, içeri girdiğimde beni sabırsızlıkla bekleyen sarı kafaları gördüm. O çocuklar beni dış görünüşümle hiç yargılamıyor ve beni çok seviyorlardı. Onlarla istedikleri gibi konuşulduğunda gayet sahipleniyorlardı bile. Lakin aralarında beni hayrete düşüren bir çocuk vardı, o diğerlerinden biraz farklıydı. Hal hareketleri, yürümek istemeden yürümesi, bir boş vermişliği vardı. Konuştuğu dil Türkçe gibi değildi ama anlıyordum. Kendi kendine konuşuyordu, sürekli mırıldanma halindeydi, düşüncesini diyaframından zorla süzüyordu. Normalde hepsinden kötüydü çalması ama bugün, çocuk oturup bütün öğrettiğim parçaları hatasız çaldı; hatta üstüne biraz da ekleme yaparak çaldı. Hep beraber şaşırdık elbet, dersin sonunda onunla baş başa konuşmak istedim biraz ama o buna pek sıcak bakmayınca ısrar etmedim. Zamanı geldiğinde, paylaşmak istediğinde içinden normal bir şey çıkmayacağını biliyorum ve doğru zamanı bekliyorum.

Defterlerimi toparladım gitarı da sırtıma asıp çıktım evden, bizim çocukların devamlı takıldıkları kahveden bozma bir yer vardı, onlara uğramayı düşündüm sanırım aylardır görmemiştim. Kapının camlarını kartonla örtmüşlerdi ama ses yalıtımı namına herhangi bir şey olmadığından söyledikleri her şey dışarıdaydı. Çok güzel def ve ney coverları yapıyorlardı, Erkan Oğur müziklerine benzettim onları hep sıcaklığım bundandı. Kapıyı aralayıp başımı içeri uzattım, rahatsız etmeden girmeyi planlıyordum ama beni gördüler müziği kesip kalkıp sarıldılar, bu karşılıksız sevginin tüm dünyaya bulaşmasını diledim. Katıldım onlara, türküler söyledik. İç gıdıkladık, kapıyı aralayıp katılanlar oldu, kalabalık oldu, sığ oldu, insanlar bulunduğu her yeri körelttiler. Ben kaçtım tekrar yalnız kalmaya, tekrar ölümü düşlemeye, varlığa isyana kaçtım. Yukarı yürüyerek döndüm, insanlar gördüm işlere koşuşturan, arabalara sıkışmış hatta bedenlerine bile sıkışmış insanlar. Hiç şiir okumamışlar hiç çocuk sevindirmemişler hiç hayvan sevmemişler, kötüydüler, hiçbir şey umurlarında değildi. Kullandıkları benzinin, suyun, kömürün, madenlerin sınırsız olduğunu sanacak kadar bencildiler. Torunlarının felaketi, demir yığınları içinde duygusu kıt büyük babaları tarafından getiriliyordu.

Oturduğum binanın kapısının önüne araba çekmişler, içeri girilmeyecek kadar yakınına. Hadi benim için çok büyük problemler değildi ama şu görme engelli insanların yollarına bile araç çeken varlıklardı bunlar, sanırım onlar için çok normal bir davranış diye düşündüm. Atladım üstünden girdim içeriye, misafirim olduğunu birkaç dakika sonra gözlerim karanlığa alıştığında anladım. Etraftaki çöpler toparlanmış hatta biraz da temizlenmiş evim, bana farklı bir yermiş gibi geldi. Benim koltuğuma uzanmış uyuyordu. Şu kısacık etekli, masmavi saçlı, mermer gibi kesilmiş yüzü olan kızın bana gelmesini anlayamıyorum. Karşısındaki koltuğa oturup bir süre güzelliğini izledim, ne pürüzsüz bir yüz, kusursuz. Böyle şeylerin varlığı beni hep şaşırtmıştır.

-Sonunda geldin. Dedi.

-Geç mi kaldım?

-Yani, iki saattir sizi bekliyorum.

-Beni neden bekliyorsun.

-Sizinle konuşmak istiyorum, bu kadar kaba olmayın, dedi. Ben ona sert davranmaya çalışırken o hala sizli konuşarak saygısını kaybetmemeye çalışıyordu.

-Peki, bu benim seninle konuşmak istemem için yeterli bir sebep midir?

Nedense ona bir yandan bir türlü güvenemiyordum, ya birinin gönderdiğini ya da bir yerden kaçtığını falan düşünmeye başlamıştım.

-Sizi kendime yakın görüyorum ve bu durum beni çok etkiliyor. O gün yaptığınız müzikten sonra aklımdan hiç çıkmadınız, günlerdir sizi düşünüyorum. Sizinle bir gün sohbet etmek istiyorum ama burada değil, benim evimde.

-Belki, bir gün.

Dedim ve onu yolcu etmek için gerekli kelimeleri arıyordum.

-Kolunuzda yazanın anlamı nedir?

-Adım, şimdi gitmen gerekiyor. Ben de birkaç işimi halledip uyumayı düşünüyorum. Bu arada toparlamışsın biraz gerek yoktu sağ ol. Bir daha yapmazsan sevinirim, dedim.

Uzandım koltuğa, kapattım gözlerimi direkt daldım zaten, o mavi ateşler sardı her yanımı, tekrar ateşler içinde uyandım ve başımda gördüm onu. Gitmemişti, “neden gitmedin” dedim. “Seni izlemek, seninle olmak istiyorum” dedi. Yanıma uzandı arkası dönük bir biçimde, vücutlarımız birleşmişti. Yapbozunun kayıp parçasını bulmuş gibiydi bedenim, elimi alıp sarılmamı sağladı. Bırakmıyordu elimi göğsünün üzerinde iki eliyle tuttu elimi. Anlamıyordum kendimi, sadece güzel diye mi şu an burada olmasına izin veriyordum? Bunca yıl insanların görünüşlerine hiç önem vermeyip şimdi buna engel olamamamın sebebi nedir? Birkaç saat sonra uyandım, alışık değildim böyle sıkışıklığa. Kalkıp diğer koltuğa geçtim onun üzerini hırkamla örttüm. Sabah kalktığımda aynı şekilde yanımda yatarken buldum onu, üzerimizde hırkam örtülüydü. Kendi üstüme mi örtmüştüm? Hiç koltuk değiştirmemiş miydim? Bilmiyorum çok da önemli değildi. Artık anın güzelliğinden başka bir şey düşünmüyordum, hem hareket edersem uyanabileceği korkusu sardı bedenimi. Uyanmasını bekliyordum, adeta bir insan için hareket eder-edemez durumdaydım. Velhasıl fazla geçmeden esneye esneye uyandı, biraz gerildi ve beni gördüğüne mutlu gülümsemesiyle küçük bir öpücük verdi bana. Yüzümdeki bu gülümseme onun eseriydi, uzun zamandır sabahlara mutlu uyanılacağından ümidi kesmiştim. O geldi ve bazı şeyleri şimdiden değiştirmeye başladı, hazır mıydım?

-Sen neden hala buradasın?

-Nasıl yani? Gitmeli miyim?

-Dün de söyledim kalamazsın diye.

-Peki, bu kadar sert tepki vereceğini düşünmemiştim. Dedi.

Tepkili bir şekilde hızlı hareketlerle toplanıp hiçbir şey demeden çıktı evden. Peşinden karşı konulamayacak kadar çok bakma isteği duydum. Pencere kenarındaki kartonlardan birini aralayıp aşağı baktım, köşeye doğru yürürken birkaç defa çantasını sağa sola attı. Ona doğru bakan bir kadına bağırdı, yeri tekmeleyerek uzaklaştı. Bu hayat onun kadar şiddet barındırmıyordu, haklıydı da. Yanımdayken pamuk gibi olan kızın sokakta böyle davranmasına şaşırmıştım ama yerleri tekmelemekten başka çaremiz mi vardı? O gittikten sonra, birkaç saat onu düşündüm, nerede ve ne yaptığını, daha önce ne yapmış olabileceğini, hayatının nerede başlayıp nerede biteceğini. Geniş bir yelpazede onu kurdum kafamda, işte o şarkının temelleri de tam bu anda atıldı. Not defterime bir kaç söz ve mırıldanmalar not aldım, hiç birini sevmedim.

Kendime engel olamıyordum, onu düşünmemek için başka şeylere yoruyordum kafamı ama onun sokaklarına çıkıyordu her yol. Hava kararmaya başlayınca kalan son biralarımı ve temiz sarımlı güzelim sigaramı içerek onu bekliyordum. Gelir mi tekrar? Neden gelsin, ben kovmadım mı onu? Şimdi neden bekliyordum?

Ben yerde cenin olmuşken buldu beni elleri, sevdi saçlarımı kaldırdı yerden. Yarı uykulu yarı sarhoş şekilde dışarı çıkardı beni, kaç sokaktan geçtik saymadım. Kaç araba kornası kaç küfür duydum bilmiyorum, bina mermer merdivenliydi bi onu hatırlıyorum, sevdim o pürüzsüz soğuk yüzeye çıplak ayakla basmayı. İçeri girdik beni yavaşça yatağa bıraktı, su sesleri geliyordu içeriden. Biraz sonra gelip beni soymaya başladı, karşı koymadım. Sonra kolumun altına girip beni banyoya taşıdı, küvete girdim su sıcaktı korktum. Sıcak şeyler bana çok uzaktı yadırgandım su beni istemiyordu, kalkacak oldum omzumdan bastırdı. Kendisi de soyunmuştu bu küvet ikimize fazlaydı, karşıma oturdu. Yüzümü izlemeye dokunmaya başladı. Bir körün beynine yüz çukurlarını yazması gibiydi, sakalımı bıyığımı dövmelerimi sildi, okudu, anlamlar uydurdu kafasından. Ben felçli bir şekilde vücudumda değildim, bizi dışarıdan izliyordum. Gerçekten normal insanların isteyebileceği en güzel zamanlardan birindeydik. Çok güzel görünüyorduk, içinde bulunduğumuz şey sudan çok daha fazlasına dönüşmüştü. Ya gök ya okyanus olmuştu, uçmakla yüzmek arasında pek fark göremiyordum ama bunların arkası derin siyahlık değildi, bunların arkası gün görebilene bulutlar dalgalar, kuşlar balıklardı. Bulut gibi yosun gibi hissediyordum, sanki onun bir parçasıydım hep orada varolmuş hiç sıkılmamış hiç yerimi yadırgamamış gibiydim. Gözlerim açıldığında o mavi koca gözleri karşımda gördüğümde düş mü gerçek mi anlamak için birkaç saniye beklemem gerekti. Sıcaklığı hissettim önce, sonra yüzümdeki pamuksu yumuşaklığı, elleriydi.

Ona doğru yaklaşıp onu öptüm, karşılık vermedi bana, şaşırdı. Ellerini tutup kulağına fısıldadım;

Hangi gölgelerde kaybolmuştu ışığın?

O hala şaşkındı gözleri bir an olsun kapanmadı, bir an için titredi ve uyandı. Uyanır uyanmaz göğsüme bastırıp beni küvetin derinlerine doğru itti, dışarı sular döküldü dev bir tsunami gibiydi. Üzerime oturdu beni öpmeye başladı, bunlar nasıl duygulardı? Dudakları, omuzları, boynu, göğüsleri kilden yapılmış gibi biçimliydi. Hayal ürünüm olmasından korkar olmuştum. Ellerim kalçasını kavramıştı iki yönden, hissediyordum onu, saçlarımı çekip dudağımı ısırıyordu. Bu aşktan başka bir şey değildi, şehvetti. Adeta boşluktan düşmekti, atladım ve sonu ne zaman gelecek ve bunca hızla yol alan bedenim ne zaman yerle bir olup paramparça edilir onu düşünüyordum. Her hareketimizle dalgalar büyüyor koca bir şehri sırılsıklam ediyorduk. Onu altıma alıp döndüm, kafasını geriye doğru büküyor. Üflemeli bir çalgı en tiz sesinden uzun bir soluk veriyordu, kirpik aralarıma değdi. Onu hissetmek bir notanın aralıksız, nağmesiz nefessiz çalması beynimin tüm boşluklarında yankılanması gibiydi. İçim onunla dolarken dışım onunla boşalıyordu. Yankılanan müziklerin yeri yoktu hiç bir tarzda, hiç bir mekânda. Bu ruhani bir nota, ruhani bir sazdı. Dizlerim çözülmüş gözlerim görmez olmuştu, bunca zaman böyle hislerden vazgeçmiştim, şimdi ne olmuştu? Mutluluğun salgılandığı bedenim, rengim bile değişmişti, parmak uçlarım ve gördüğüm her renk daha canlıydı artık. O küvetin içinden saatlerce çıkmadık, daha rahat bir yer aramadık, daha çok ışık ya da daha fazla sıcaklık aramadık. Bu bizim hayatımızdı.

Okyanus şehirlere çarpa çarpa kendini bitirmişti, adeta dev bir ıslak çukurun içinde savunmasız kalmıştık.

KARDELEN

Küvetin içinde uyandığımda yalnızdım, sanırım gitmişti. Bu ne aşağılık bir duyguydu böyle, aniden onu parçalara ayırmak geçti içimden. Böyle bir mutluluğa verilecek bir tepki miydi bu? Çıktım küvetten bacaklarım, belim, hatta saç diplerim bile ağırmış, kamburu çıkmış uzun ömürlü bir dişi gibi içeri girdim, yürümek bu kadar zor olmamalıydı.

Bir tıkırtı geldi, başımı o yöne çevirdiğimde onu gördüm, gitmemişti. Önünde bir defter vardı bir şeyler yazıyordu, beni görmedi ben de onu hiç rahatsız etmek istemedim.

Sevilmeyi hiç kabullenemedim, ben kullanılmayı kabullendim senelerce. Sonra anladım benim de insanları güzelce kullanabileceğimi. Üzerime bornozumu alıp yanına geçtim, ne çok yazmıştı öyle. Kaç saat sürmüş olabilir? Boş verdim. Onun saçlarını izlemeye koyuldum, yıkanınca çok daha güzel olmuşlardı. Ama dökülüyorlardı sanırım bayağı seyrek göründüler, nasıl da dalgalı benim saçımsa dümdüzdü pırasa gibi. Ona bir şeyler hazırlamak istedim ama pek becerebildiğim şeyler değildi. Kalkıp mutfağa geçtim dolaba baktığımda bir kaç konserve, dondurma ve çikolata kabı gördüm. İğrendim kendimden, bir yetişkin mutfağından çok dört sefilin kullandığı bir öğrenci mutfağına benziyordu. Dışarı çıkıp biraz alışveriş yaptım, geldiğimde hala yazıyordu hiç başını kaldırmadan yazıyor bunca şeyi nereden buluyor diye beni bile şaşırtıyordu. Geçtim mutfağa biraz ekmek ve sosis kızarttım masayı hazırladım yumurta kırdım. Yanına geçip ona bir öpücük kondurdum haydi dedim, haydi kahvaltıya. Ama bana cevap vermedi, hiç kafasını bile kaldırmadı yazmaya susamış olduğunu biraz daha beklemem gerektiğini düşündüm. Yarım saat sonra tekrar sordum bu sefer omzuna dokundum. Durdu, yazmayı bıraktı.

-Günaydın, dedi hafif gülümseyerek.

-Neler yazdın böyle, dedim.

-Sonra anlatırım, üşüdün mü çok? diye sordu.

-Biraz, dedim. Haydi yiyecek bir şeyler hazırladım gel.

Kalktı, mutfaktan kendine kahve koydu masadaki çayı pek umursamadan.

-Yıkanmayalı sanırım uzun zaman olmuştu, dedi.

Farkındaydım, onu ilk gördüğümde de epey kirliydi bunları pek önemsemediğini biliyordum. Ben temizlik konusunda fazlasıyla titizimdir ama onun kokusu o kadar başkaydı ki buna hiçbir sözüm yoktu.

-İyi hissediyorsan buna sevinirim, dedim.

Gülümsedi ama görseniz gülümsedi sanmazsınız. Onu anlamaya başlıyordum, neler yaşadığını nelerden vazgeçtiğini bu olanların nelerin sonucu olduğunu fazlasıyla merak ediyorum.

-Biraz yürümek ister misin? diye sordum.

-Hiç sanmıyorum, diye cevap verdi.

Kendimi ısıracaktım sinirden. Hayatımda en son kim bana böyle davranmıştı? Çocukluk aşkım mı? Babam mı? O kadar hatırlamıyorum ki.

-Peki ne yapmak istersin, bir şeyler izleyelim mi?

-Ben öyle bir şeyler izleyelim mi ya da yemeğe çıkalım mı ya da sinemaya gidelim mi diye soracağın bir erkek arkadaş olmayacağım… Adın neydi senin?

Bir süre birbirimize baktık, adımı bilmiyor? ismimi? Sormamış şu zamana kadar. Şimdiye kadar sordular da ne oldu onlar da ertesi gün hatırlamadılar zaten.

-Kardelen.

-Farketmez isimleri umursamam, kimse kendi seçmiyor. Neyse dediğim gibi öyle akşamları çıkacağın biri olamam. Bunu seni kırmak ya da terslemek için söylemiyorum, senden etkilenmemiş de değilim ama benim hayatım bu söylediklerine uygun olmayabilir. Benim bazen üç gün hiç konuşmadan yaşadığım oluyor. Sen bu yalnızlığı da bunun içine mahkum edilmiş bir insanı da anlayamazsın senden bunu beklemiyorum. Sadece kendine bunu yapma.

Bu konuşmadan sonra gerçekten birkaç saat hiç konuşmadık, ben kitap okudum o sadece duvara ve perdenin açıklığından dışarı baktı. Sadece düşünüyordu, bazen düşüncesinin akışı hızlanıyordu bunu dizlerinin üzerine koyduğu ellerinden anlayabiliyordum. Parmakları hareketlenip birbirlerine çarpıyor ya da bacağı üzerinde ritim tutuyordu. Onu sorgulamak ya da bulunduğu bu saçmalıktan kurtarmak nasıl mümkün olacaktı bilmiyordum ama bunu başarmam gerekiyor. Söylemeye utanıyorum ama ona bayıldım, götüm düştü sanırım. Sikiyim, aşık oldum… Lanet olsun…