NAREK

 

Sanatta fedakarlık esastır. Kimisi aklını feda eder bu uğurda kimi ahlakını, kimi inançlarını, kimi ruhunu ama mutlak başarının ucu bu noktada incelir. Yürüdüğün yollar acıyla derinleşir, acıyla pişmek acıyla yoğrulmak seni yüksek ateşe maruz kalmış bir taş gibi kırılmaz yapar. Ben her şeyi feda ettim bu uğurda. Kadıköydeyim; barlar sokağında, geçerken sokakta olan masalardan birinin bardağını alıp içerek devam ediyordum. Sırtıma gelen bir darbeyle bira yüzüme bardak da dişlerime çarpmıştı. Severim. Gerçekten, kavga etmeyi çok severim.

 

Yavaşça arkamı döndüm, iki kişilerdi. İki de masadan bağıran kadın vardı. Bu klasiktir. Hiç konuşmadan okkalı bir sağ çıkarttım, kafamın onca iyi olmasına rağmen çok isabetliydi, tam çenesine. Düştü, hay bin kunduz.  Arkadaşıyla göz göze geldik o benden biraz daha iriydi beni gözüne kestiriyordu ama riskin farkındaydı. Ben ceketimi çıkartıp gömleğimin düğmelerini koparttım, zaten heyecan arıyordum bir de tekini devirince hepten gaza geldim. Bardaki kadınların korkar bakışlarından vücudumun onayını da aldım, baktım gelmiyor ben ona doğru gittim. Kavgada pek konuşmazdım ben, onlar küfürler ederler ben acımı sinirimi ağzımdan değil yumruklarımdan çıkartmak isterdim. İri olan yumruklarımdan sıyrıldı, gözlerim bulutlanmıştı kaçıp iki tane sol direk yedim ciğerlere. İki adım atıp yerimde sektim üstümdeki önü açık gömleği de fırlatıp attım. Sokak iyice dövüş kulübü olmuştu, insanlar bizi yuvarlak içine çevrelemiş ve ben ortada yarı çıplak temsil ediyordum dövüşün iddalı yanını. Dışarıdan güzel izlenecek bir sahneydi, iri olana bir türlü vuramıyorum çok güzel savunuyor ama onun da saldırısı kötü, yenişemiyoruz. Bir ara yerde yatan ayılacak gibi oldu ona tekrar vurdum kafası asfaltta sekti, bu beni tatmin etti ama arkadaşı çok sinirlendi bağırarak koştu bana doğru ve sarılıp yere atladı, beraber düştük ama altta kalan ben olmuştum. Çok sağlam yumruklar iniyordu yüzüme, muhtemelen burnum kırılmıştı ama pes etmeye hiç niyetim yok, beni öldürmesi gerekiyor. Ben tepkisiz bir şekilde son yumrukları da aldım iri olan beni pes ettim diye bıraktı, ne büyük hata! Kalkıp arkadaşına doğru giderken arkadan boynuna sarıldım, onu kollarımın arasına öyle bir aldım ki bu taktikle tonluk bir adamı boğabilirdiniz. Çırpınıyordu kollarımda, etraftaki insanlar bağrışıyorlar iri olan kendini yere atmış ben hala ensesindeyim iyice morarınca bıraktım, o öksürüklerle yere attı kendini sırtüstü, bir hata daha. Bu sefer üstte olma sırası benimdi, öyle isabetli vuruyordum ki, ayıltmıştı beni aldığım yumruklar. Kendimi çok güçlü hissediyordum Tyson’un kadıköy şubesi gibiyim. Balyoz gibi indiriyorum peşpeşe yumrukları, ben kendimi iyice kaybetmiştim ki arkamdan iki çocuk gelip

 

“-Dostum, bence yeter.” Dediler.

Onlara -“siz de mi istiyorsunuz? Gelin!” Dedim. Ama onlar geri gittiler, doymuyordum, şiddet beni besliyordu. Kalktım kolumla burnumdan akan kanı sildim, adrenalin sayesinde hiç acı hissetmememe sevinip üstümü giyindim, insanlarla bakışıp onlara gülümsedim, sağlıklı olmadığıma emin oldular ben de keyfim yerinde mezarıma doğru ilerledim..

 

Eve girdiğimde ilk işim üstümdekileri kirli sepetine atmak oldu, şişmiş ellerime baktım, soyulmuştu kemik kısımları. Sanırım bir de dişim kırılmıştı, ellimle yoklayıp koparttım yarım dişi. Dilimi kesiyordu ama bu güzel geldi. Aynadan yüzüme baktım epey hasar görmüştüm inanmazsınız ama bu da iyiydi. Telefonum çaldı arayan Rüya’ydı, müsaitsem gelebileceğini söyledi elbet dedim tam da şu an yaralarımı saracak bir amlıya ihtiyaç duyuyordum. O gelene kadar bir duş aldım dolaptan bir bira açtım bir de pizza söyledim. Rüya pizzadan önce geldi beni görünce çok şaşırmadı çünkü birkaç haftada bir bu manzarayla karşılaşıyordu. Direkt banyoya gidip sabunlu bir sıcak su yapıp yüzümü silmeye başladı. O patlak dudağımı silmeye çalışıyor ben de o sırada sigara içmeye çalışıyordum. Durmamı söylüyor ama nasıl durayım, bu sigarayı içmem gerekiyor iki saat önce sarmışım cebimde dövüşürken ezilmiş. Ona da uzattım aldı küçük bir fırt geri uzattı. Üstümde sadece boxerım kalmış ve karnıma baktığımda içine çekiliyordu, karın kaslarım iyice meydana çıkmış çünkü protein adına ne varsa sadece onunla besleniyordum. Zayıf değildim ama vücudumda neredeyse hiç yağ kalmamıştı. Rüya ellerini göğsümde omuzlarımda gezdiriyor beni öpmeye niyetleniyor dudağımın patlak olduğunu görünce yanağımın sağlam köşesine minik bir öpücük konduruyordu. Birkaç zaman sonra elleri göğsümden karnıma oradan da canavara kaydı, boxerı hızlıca çıkarttı ben bu sert darbe karşısında sertleşmeye başladım. Ağzına alıp yapılabilecek en güzel oral sekslerden birini yapmaya başladı. Ben o sırada çok başka düşüncelerdeydim; hayatta en çok dikkatimi çeken konunun bir tanrının varolabileceği ihtimalinin olduğuydu. Düşünsene tanrı var? İşte o zaman işler çok karışırmış gibi… Tanrıyla karşılaşmak nasıl ilginç olurdu, onlarca din ve onun onlarca tanrısı, hangi tanrıyla karşılaşacaktık? Şu saçı sakalı bembeyaz olan dev bir adam olanla mı? Fil burunlu olan sürekli oturanla mı? Altın kaplama zayıf bir kadınla mı? Burnunda halkalar olan kel olanla mı? Hangisi olursa olsun onunla dövüşmek isterdim! Onun karnına bir yumruk atmak ve başını indirdiğinde dizimle ona defalarca vurup örselemek isterdim. Onun bana şimşekler ya da alevli mızraklar fırlatma ihtimalini düşünmeden, ondan zerre korkmadan vurmak isterdim ona. Korkmazdım ve beni gazabıyla yakmasından büyük zevk alırdım, bu onun canını yaktığıma işaretti çünkü. Bana sinirlenmesi onu çıldırtmak benim için tarifsiz bir zevk olurdu. Düşünsene Tanrı seni önemsiyor ve cezalandırıyor hatta o kadar çok kızıyor ki hırsını alamadan defalarca kez diriltip yakıyor. Bence harika. Önemsenmek ciddiye alınmak bu ve diğer tüm dünyalar için en değerli şey olmalı. Herkesin bunu belli etme şekli var; kimisi saygıdan önünü ilikler, kimisi ayıp olmasın diye karşısındakinin çirkin şakalarına güler, kimisi senden çekinir yol değiştirir gözünü kaçırır, kimisi de yüce Tanrı gibi cezalandırır hepsi önemsenmenin başka başka şekilleridir. İnsanların bir Tanrıya ihtiyacı var, benim yok. Benim hatalarımı affedecek biri yok çünkü önce onları hata olarak adlandırabilmem gerekiyor. Ben bunların çoğuna “çaresiz tecrübeler” dedim, ve hataların beni büyüttüğünü öğrendim. Öyle özürler dileyip ayaklarına kapanacağım bir Tanrım yok. İnsanlar, şu kendi tanrısını bile kandırabileceklerini sanan insanlar… Şöyle bir bilgi vereyim; Tanrı yok! Ama dünyada bundan korkuyorsunuz çünkü “hiç” olma düşüncesi kimse için iyi görünmüyor. Ama hep hiçtiniz! Öncesi de öyleydi sonrası da öyle olacak. Ve öldüğünüzde o düşündüğünüz senaryolar yaşanacak olsa hiç olmak için milyonlarca kez yalvarırsınız. Tanrınızı kandıramazsınız. Hiç birini!

Boşalamayınca kalktım hala sert halde fırçalarımdan en incesini temizlemeye başladım. Şu yarım kalan resmi bitirmenin zamanı gelmişti artık. Sergi haftaya ve bu yüzle orada olmak biraz garip olacaktır. Yanıma geldi, biraz bozulmuştu ama ne yapayım odaklanamadım boşalamıyorum ve iş artık zevk almayı geçmişti, dişleri değdiğinden biraz da eziyete dönüşmüştü.

 

-Neden hep kadın çiziyorsun? Diye sordu.

-Erkek bedeninden tiksiniyorum çünkü, dedim.

-Geçenki sergide çok satış oldu mu?

-Eh, tuval alabiliyorum ve aç kalmıyoruz.

-Peki beni seviyor musun? Dedi gülerek. Cevap vermedim. Gülümsemesi bir süre sonra yüzünde soldu.

-Ot satışları nasıl gidiyor peki, dedi.

-Sigara içebiliyorum ve aç kalmıyoruz, diye cevap verdim.

-Ya dövme işi?

-Ya sikicem dövmesini de sorularını da bi dur kızım ya. Zaten geçenki çocuğa kafam güzel melek diye başlayıp Dilberay’ın resmini çizince saatlerce kavga etmek zorunda kaldık. Bu sıra pek müşteri yok.

 

Elleriyle etrafı göstererek;

 

-E tabi hijyen olayını bu kadar umursarsan olacağı bu. İyi ki insanlar hasta olmuyor, dedi ve mutfağa gitti ısıtıcıya su koydu, ben resimdeki kadının kalçalarını gölgelendiriyordum, aslında bütün kadınların kalçalarını gölgelendirmek isterdim. Milyarca farklı insan var ve hepsi bambaşka görünüyorlar, nasıl bir genetik farklılıksa daha önce yaşamışlar da dahil neredeyse kimse kimseyle bir değil. Ama benim dikkatimi bedensel benzerlikten çok öğrenilmiş bedensel benzerlikleri çekiyor. Gençliklerindeki ünlü sanatçılar, aile büyükleri, mahalle ağabeyleri ve nice büyüklük gösterisi insanlara birbirlerine benzet özellikler katıyorlar. Mesela yürüyüşleri, kaç farklı insan yürüyüşü vardır? Bayağı fazla, ama insan benzersizliği kadar çok değil. Mesela gülüşleri, göz kırpışları, ellerini ceplerine koymaları, sinirlenince gerilen yüz kasları, yere tükürme şekilleri. Bunların çoğu istemsiz öğrenilmiş, taklit edilmiş şeyler. Ustasının tükürdüğü gibi tükürmek için aylarca çabalayan çırak gördüm. Ve ağabeyinin dışarıdan öğrendiği gülüşün aynısını yapmak için ayna karşısında saatlerini geçirenleri. Bu gözlemler sayesinde resimler çizip bunların farkına vardım. İnsanların farklılığını Da Vinci çözmüştü, ben çözemem.

 

Doyamıyordum, doyumsuzluk bana köylerde atlanmadık kadın bırakmayan dedemden miras. Ve bu mirasa olabildiğince sahip çıkıyorum. Rüyayı çağırıp üstündekileri çıkartmasını bana modellik yapmasını istedim. Çıkarttı, koltuğa uzandı ve ışığı resimde olduğu gibi ayarladım.

 

-Beni böyle izleyip neden sikmiyorsun, diye sordu.

-Her böyle izlediğimi sikseydim muhtemelen sikim düşerdi, dedim.

-Ellerin iyice beyazlamış, şu doktorun verdiği kremleri kullanmalısın bence, dedi.

-Sikeyim beyazlamasını, sorun değil o artık vitiligo hastası olmaktan mutluyum, diye cevap verdim.

 

Birkaç ay önce teşhis konulmuştu, insanın teninin tek renk olup olmaması aklına bile gelmez, ne saçma hastalık! Sikimde değil artık, bunun peşinden koşturacak, tenimin bazı noktaları beyazlamasın diye tedavisine senelerimi verecek değilim, daha önemli işlerim var.

İki saate yakın o öyle yattı ben de konsantre bir şekilde çalıştım, resim bitmişti. Bittikten sonra seviştik, bakışları beni hayvanlaştırıyordu. Onunla sevişmeyi bu yüzden seviyordum, şimdi öyle… Nasıl söylenir, bu betimlenebilecek bir şey değil. Çok farklıydı gözleri, güzel değil, birinin rengi farklı ve yuvaları fazlasıyla dışarıda. Tabi bir de göğüslerinin güzelliği. Sonrasında gelen pizzayı soğuk bir şekilde gömdük, o gitti ben ot içmeye, duvarlardaki resimlerle konuşmaya devam ettim. Resim çizmek benim için bir dürtü, gördüklerimi hayallerimi yansıtmak tuvallere, kağıtlara ama bu yansıtmaktan çok benim hissimi bir insanın “ilk” defa görmesi ya da “son” defa! Bu benim için çok önemli. Ölmeden önce son gördüğü şey benim yaptığım bir resim olsun diye onlarca insanın evine hediyeler götürdüm. Hala daha götürürüm.

 

Uyumuşum olduğum yerde. Hani sabah kalkarsın da tek kalkan sen değilsindir! 16 Dalmaçyalı da ayaktaydı benimle beraber, libidonun böylesi, yalnız uyandığım için resmen isyan ediyordu bana. Duşa girdim, mastrübasyon yaptım ve bir sigara sardım, güzel sigaraydı bu seferki. Zehrin ağzımda toplandığını tükürük bezlerimin anında kurumasından anlıyordum. Geçenki taş da iyiydi, çok güzel karışım, çok güzel.

Yaklaşık bir sene önce kahin gibi bi kadın vardı ilginç bir tipti, bana bir kitap yazacağımı ve bundan zengin olacağımı söylemişti, ben de ona siktir olup gitmesini ama şimdi yazıyorum, bunları kimlere okutacağımı hiç bilmeden yazıyorum. Hayatımdaki koşuşturmayı, kadınlarımı, işlerimi, kavgalarımı, iştahımda boğulduğumu, hepsini yazıyorum. Sonunu düşünmeden yaşadığım gibi…

 

He bir de aklıma gelmişken; 90lar daki türkçe popla şimdikinin bu kadar farklı olmasının nedeni ney biliyor musun? O zamanki sanatçılar böyle magazin altında ezilmediğinden sokaklarda rahatça dolaşıp insanların arasına karışıp şarkıları için malzeme toplayabiliyorlardı. Fakirlerle de aşk yaşayabiliyorlardı bugünkü gibi peşinde on tane kameraman yoktu. Ama şimdikiler değil sokağa çıkmak arabayla caddeye çıksa biri elindeki telefonla çekip sağa sola atıyor. E adamların algıları da, yaşam olguları da o arabanın içinde kapalı kalıyor. Malzemeyi de internet sitelerinden toplayıp çalıntı melodilerle insanlara iteliyorlar. Ne bileyim? Ne alakası var?

 

Kapı vuruldu gelen Izek’ti, “Hey Narek, günaydın seni orospu çocuğu ver şu malları artık sıtma atıyorum, halime bak!” Dedi kollarını açarak arkasını döndü sırtı boydan boya ıslanmıştı. “Sakin ol ananı sikerim!” Dedim. Sanki amerikan mahallesinde iki zenciyi seslendiriyoruz. Böyle sohbet etmeyi seviyor Izek ben de ona uyum sağlıyorum. Tamam normalde de çok küfürsüz konuştuğum söylenemez ama bu kadar da değilim. Oturacak bir yer gösterip arka odaya gittim. Esrarı burada yetiştiriyordum, 40 metrekare bir odada. Işıklar, klimalar, havalandırma filtleri ve tam 200 kök ot! Kendi malını yetiştirip içmek paha biçilemez dostlarım. Kurusun diye cam kenarına koyduğum iki sömeği alıp poşete attım, onu da bir kutunun içine koydum. Odadan çıktığımda Izek yerinde iki adım ileri üç adım geriye koşturuyordu, beni görünce hemen cebindeki parayı elime sıkıştırarak kutuyu aldı. “Hadi ananı sikeyim görüşürüz” dedi ben de “Yayanın amına bacağım girsin kendine iyi bak” dedim. Yaya ermenice babaanne demekti. Yani en azından biz türkiyede büyümüşler böyle derdik. Izek kapıyı ardında açık bırakarak koşa koşa gitti. Esasen burada ona bir sigara bile ikram ederdim neden böyle bir koşuşturmada onu anlamadım, muhtemelen krizde bir hatun var evde ona koşturuyor. Kafası kırılmadan sevişemez bazı kadınlar.

 

Egosal sorunlarım var ve bundan mutluyum. Benden üstün bir insanın olduğu düşüncesi bile midemi bulandırıyor. Bu fazla özgüven beni olduğum hayatı yaşamaya teşvik etti. İnsanları istediğim gibi kullanabiliyorum, şu şifreyi çözmüşlerden biriyim. E tabi istemediğim şeyler de olmuyor değil. Ama hayatımın gidişatını ve insanların beni nasıl görmek istediklerini ya da insanların nasıl insanlardan hoşlandığını biliyorum. Tekinsiz tipler herkesin hoşuna gitmez ama ben tekinsiz tiplerden hoşlanan insanlardan hoşlanıyorum.

Ne çok konuştum..

 

 

Bi de bir türlü anlamlandıramadığım şeyler var, mesela; devletler ve bunlar için kendilerini ölümlere sürükleyen insanlar. Bana hep komik gelmiştir. Mesela futbol maçları ve bunlar için birbirini öldüren taraflarlar. Bir oyunu bu hale nasıl getirdiniz? Yüreklenecek, kendimi bağlayacak, isyan edecek eylem yapacak bir durum bulamıyorum kendim için, bu da duygusuzluktan kaynaklı sanırım ve bir de dertlenemiyorum, öyle uğruna içebileceğim kimsem yok. Zihnim çok kalabalık o yüzden insanlara gerek duymuyorum, onları sadece kullanıyorum. Kullanmak ne çirkin kelime değil mi? Bence de öyle! İnsanların davranışlarını öğrenip neler duymak isteyeceklerini kestirmek çok kolay, insanlar çok kolay. Tersleme güdüm izin verdiğinde karşımdakini fazlasıyla etkileyebilirim ama genelde egolarım izin vermez ve çekilmez bir adam olarak adlandırılırım.

 

Tanrının üzerime ağladığı sabahlardan biriydi. Bu bana acıtasyon yapmaya bayılıyor, sürekli aynı şey. Ellerim cebimde saçlarım ıslanıyordu ve bu hoşuma gidiyordu. Saçlarım neredeyse çeneme kadar uzamışlardı ama taranmıyor güzel bakılmıyordu. Tam pantolonumun sağ cebinin olduğu yerde büyük bir sivilce vardı elimle ona dokunup canımı yakarak yürüyordum. Yaralarımın ve canımı yakan şeylerin beni terketmemesi için hep çok uğraştım. Sürekli etrafıma böyle insanlar biriktirip canımı yakmalarına izin verdim ve sonunda böyle duygularını hislerini unutmuş bir orospu çocuğuna dönüştüm. Böyle yaşamanın daha kolay olacağını biliyordum, bu çalışılmış ve sonunda emeğinin karşılığı alınmış bir eylemdi. Hayat böyle daha güzel, yoksa nasıl yaşanır bu kadar orospu çocuğuyla birlikte!

 

Madam Dicle aradı, neler yaptığımı sordu anlattım ve biraz sigarayla ona gelmemi istedi. Mezeler hazırlar yemekler yapardı bana her gittiğimde, anaçlığı her zaman çok hoşuma gitmiştir. Normal şartlarda anaç kadınlardan nefret ederim ama Madam Dicle öyle değildi. Sırtımı sıvazlar bana övgü dolu sözler fısıldardı, ne zaman sevişeceğimize ben karar verirdim. Her gittiğimde sevişmezdik, öylesine şehvet dolu gençliğimi özlüyorum bazen. Hayatın bazı sınırları insanların bazı sınırları vardır, ben onları aştım. Birkaç defa ölümden döndüm, onlarca arkadaşımın ölüşünü seyrettim intiharlarına şahit oldum ve onların kendilerini öldürmek istemelerine saygı duydum. Çok defa kafamın güzel olduğu bir sabaha uyandığımda mezarlığa sarılmış yatarken buldum kendimi. Bunları yaşamayı ben tercih ettim bu hayat benim hayatım. Bütün o leş insanların hepsini çok severim, sizlerin yollarda mekanlarda kuytularda iğrenerek baktığınız insanlardan bir tanesiyim. Kendimi en iyi hissettiğim yer tekinsiz yerler olmuştur hep. Her an öldürülebileceğin ortamlardan büyük haz duyarım. Yürürken en sıkıntılı gördüğüm insanlara sataşıp onlarla kavga ederim, bu benim intihar biçimim. Henüz becerememiş olabilirim ama elbet beni öldürecek biriyle karşılaşırım. Hastanelerde yattım, cezaevine girip çıktım, uyuşturucu sattım, kadın sattım. Şimdi ressam bir torbacıyla muhattap oluyorsunuz. Ben hayatımın en naif zamanlarını yaşıyorum. 25 yaşımdayım ve burada havalar, kafalar çok güzel.

 

 

İnsanların benim üstümü arayabilme, çevirebilme yetkilerine çok takılmıştım bir ara. Polislerle epey sürtüşme yaşıyordum haliyle. Bir seferinde bir yunus polisin motor kaskıyla terbiye edilmiştim.

 

Garaja geçtim, uyuşturucu trafiğini sağladığımız bir yer vardı yeldeğirmeni dolaylarında. Geniş, sahibi almanyaya taşınmış bir garaj. Kimse gelip bize karışmazdı, ortalık karışır da polisle içli dışlı olsak bile sahibini almanyadan iade istemek zorunda kalacaklardı. Şimdiye kadarki en zararsız yerdi burası. Murat yerindeydi “Geçen hafta Faiklerin gemiden çektiğimiz mal ne kadar güzeldi, doyamadı insanlar”, dedi Murat. Evet öylesini her zaman denk getiremiyoruz diye cevap verdim. Murat benim küçük mahalle torbalarımı tutar, insanlar arasında ismimi gezdirir ve bunun karşılığında içebileceği kadar mal alır. Para istemez, büyükannesi ona yeterince para veriyor. Murat; Escobar dizisi özentisi uyuşturucu kaçakçısı olmak isteyen genç bir arkadaş. Hayatını buna adayıp yurtdışına açılan trafiğin başına geçmek gibi hayalleri var. Henüz 19 yaşında, askerliği düşünmesi gereken zamanlarda böyle hırslı olması güzel. Yaşıtları kadınları yeni keşfederken Murat artık onlardan sıkılmıştı. Fazlasıyla içecek malı olan Muratın etrafında yeterince kadın olurdu kadıköy gecelerinde. Bunu meslek edinmek istemesi çok normal, insanlara uyuşturucu sağlamak onları rahatlatmak, güzel hissettiklerine şahit olmak güzeldir. Ama bu piyasada azıcık büyümek isteyen küçüklerin üzerine çabuk basarlar. “Malı çok çabuk erittik, güzel de para bıraktı.” Dedi Murat. “Faikler birkaç hafta sonra tekrar düşeceklerdir böylesine büyük malı bu kadar çabuk başka yerde eritemezler”, dedim. “Misafirlerin cebi çok şişkin, sarıyer tayfasından bir çocukla tanıştım sürekli uğramam için inatla tembihledi”, dedi Murat. Aynı zamanda elleri çalışıyordu, güzel bir sigara sarmış “geçenki mallardan abi buyur”, dedi. Seviyordum bu hallerini ama murat hiçbir zaman birinci adam, esas oğlan, lider olamayacaktır. Muratın olayı ikinci adamlık, sağ kolluk. Böylesini güzel beceriyor, yanında ona yapması gereken şeyleri söyleyecek bir adama hep ihtiyaç duyacaktır. En kötü yanı Murat hiç susmuyordu, hiç! Sigarayı içtik peşinden taş çıkarttı, “alır mısın abi?” Dedi. Taş kokainin katı hali, amonyak ve sodayla kaynatırsın. “Yok sana afiyet olsun ama fazla takılma daha şu yukarıdakilere mal götüreceksin ama onlara söyle bu seferde parayı eksik atarlarsa onların götünü keserim!” Dedim. Pezevenkler hem ot içiyorlar hem yiyecek yemekleri yok, en son ben götüreceğim malı o olucak. Muratın göz bebekleri büyüdü, elleri bileklerinden bağımsız halde titriyorlar, çenesi kasılıyor. Zehirleniyor, geçici zehirlenme, seyirlik. Ayağa kalkıp aynaya baktı, kendini tokatlayıp çıktı kapıdan. Telefonum çaldı, küçük bir sipariş daha, Muratın üstünde vardır, aradım onu da götürmesini söyledim. Bu gece de böyle bitti. Daha sipariş almam, telefon bir iki küçük çaplı müşteriden daha çaldı ama açmadım, harmanlık onların mahkum oldukları bir gerçek. Benim bu kadar paraya ihtiyacım yok, Jelin’i aradım;

 

-Naber?, dedim

-iyidir canım senden naber, dedi.

-Fena değil, garajdayım gel.

-Güzel bir şey var mı?

-Gel sen, gel.

 

Güldü kapattı telefonu, Jelin’e ayrıca hastaydım. O devamlı krizdeydi ve ilacı bendeydi… Aslında pek çok insanın ilacıydım ama Jelin’e karşı küçük bir hassasiyetim olabilir. Jelin’le uzun zamandır tanışırız yorulmuş, hayatın parmak attığı insanlardandır. Yüzündeki anaçlık bir düzine yavrusuna bakan çomarda yok. Hapiste bir tane canki abisi var, ona devamlı para gönderir. Bu boka da abisi yüzünden bulaşmış zaten, benimle tanışıyor olması onun için bulunmaz fırsat. Garajın arka odasında küçük bir sera yaptım, her mevsimde 3-5 kilo kenevir topluyorum. Elektriği de kaçak çektim, her ay bin lira elektrik faturası gelince sıkıntı yaşanıyor yoksa. Seramdan yetişmiş sömeklerden kopartmıştım spot ışıklarında kurumuşlar, çıtır çıtır. Yaptım güzel bir sigara, Jelin gelene kadar bunu içeyim diye düşünüyordum ki geldi.

 

-Bensiz başladın demek!

-Şanslı piç, gel hadi gel.

 

Yanıma oturup önce dudağımdan ısırdı sonra elimdeki sigarayı alıp güzel körüklü bir duman aldı. Jelin’in kalçalarından bir tane daha göremezdiniz hayatınızda, her gören bir daha bakardı. Yolda yürürken arkasındaysanız hipnotize eder gittiği yere giderken bulurdunuz kendinizi. Bakmayın böyle abartıyormuş gibi durduğuma, sahiden öyleler! Çektiği bir dumanı yüzüme üfledi, sikmelere doyamazsın!

 

-Özlemişim nereden getirttin bunu?

-Bu özel, dedim.

-Neresi özel?

-Ruhumdan üfledim ona!

-Oh!

 

Sigara bitti oturduğumuz koltuk minderlere boğulmuş, oturunca içine battığın cinstendi. Jelin’le gömüldük koltuğa, etrafa gülücükler saçıyorduk. Sigara sahiden güzeldi. Jelin arada bir elini dalmaçyalıya atıyor ama tribe giriyor sağa sola bakıyor unutuyor. Benim aklımda geçen Da Vinci resmi. Adamın dehasının içinde kayboluyorum. Anatomi merakları? Silahlar? Müzik? Mimari? Resim? Ve daha neler, ne yapmaya çalışmış? Anlayamıyorum şu küçük beynim bunların içinden çıkamıyor, neden hepsi? İçerideki oksijen azaldı, basık tavan bizi terletiyordu. Gömleğimin düğmelerini komple çözmüştüm, Jelin eliyle yara izlerinin üstüne dokunuyordu. O da üstündekini çıkarttı, çok çirkin iç çamaşırı zevki vardı, mor ve dantelli ama aklınızda öyle seksi bir şey canlanmasın, şu yeni gelin iç çamaşırlarından. Güldüm tabi onu öyle görünce, beni duvara bakıp tıs tıs gülerken yakaladı. “Ne var”, dedi. Hiç, dedim ama gülmemi durduramıyordum, sigara güzeldi. “Bu mu?” Dedi mor sütyenin yanını çekiştirerek. Evet diyemeden kucağıma atladı ve yüzüme bastırdı göğüslerini, aralarında gülüyordum. Yağlı ve silikonsuz orjinal meme! Mutluydum, kafam güzel ve güzel olan kafam bir çift memenin arasındaydı, nasıl gülmezdim? “Çok komik değil mi, çok”, diye söylenirken kopçayı çözüp o güzelim göğüsleri serbest bıraktım. Tekrar bastırdı kafamı, yetmedi göğüslerini iki yandan doğrultup iyice nefes almamı engelledi. Evet nefes alamıyordum ama hala mutluydum. Gülmeyi kestim, kafamı kaldırdım göz göze geldik. Dudaklarını ısırıyordu, kaç gündür sevişmiyor olduğunu düşüdündüm. Öpüşmeye başladık, pantalonunu çıkartmaya çalışıyor ben de kemeri çözüyordum o arada. Elimi kapıya götürdüğümde zaten çoktan sırılsıklam hazır olduğunu gördüm, sırt üstü minderlerin arasına gömmüştüm onu resmen. Hemen içine girdim, böylesine yumuşak ve etli olması hoşuma gidiyordu. Vücudunda tek bir sarkma olmamasına rağmen böyle yumuşak ve beyazdı. Jelin bu ülkede pek rastlayabileceğin bir kadın değildi, şanslıydım.

 

Erken boşaldım, kafamda mı büyüttüm anlamadım ama erken boşaldım. Jelin’i koltuğa bırakıp bir bira açmaya gittim, döndüğümde kendini parmaklıyordu. Tekme attım ona “kalk sikik benim canımı sıkma” dedim. Morelim bozulmuştu, kimseye yetememek gibi bir durumu kendime yediremezdim hiçbir zaman. Nasıl olsa acısını çıkartırdım bunun. Kafam karışıktı. Jelin söylediklerimi hiç siklemeden parmağı içine daldırmış gözünü tavana dikmiş hiç hareketsiz öyle duruyordu. İlk dönüp baktım, bana tavır olsun diye kalıyor sanıyordum ki birden bağırmaya başladı; “şuna bak şuna bak!”, ne oldu amına koyim diye döndüm ki içinde olan parmağını çıkartmış ağzına götürmüş diğer eliyle de tavanı gösteriyor halde buldum. Şaşırdım, “ne var amına koyayım?”

 

-Görmüyor musun şunları?

-Neyleri lan neyleri?

 

Anlamıyordum eliyle tavanı işaret ediyor görmüyor musun diyordu.

 

-Birbirlerine kartopu atan çocukları, dedi.

-Sokayım kartopuna Jelin!

 

Ben de bir şey sandım! Tribe girmiş. Birayı içerken yanıma geldi, dalmaçyalıyı yalamaya başladı. Dalmaçyalı Rüyadan yorulmuş kendi dünyasını sindirmeye çalışıyordu. Neyseki Jelin kaldırdı tekrar yerine geçip bacaklarını açtı elleriyle gel dedi. Kadınların şu bacaklarını açıp davet etmelerini seviyorum. İçine girdim tek hamlede, bağırdığında garajdaki eko sayesinde iki defa daha duyuyordun yakarışları. Ama Jelin gibi bir hatunu alıp misyonerde kalmak dünyanın en salak olayıydı. İçinden çıkıp bacağının birini itince o anladı zaten, kimse onu köpek pozisyonundan başka pozisyonda sikmek istemezdi, kendini biliyordu. Domaldı, böyle bir manzara olamaz. Daha önce bundan daha güzelini gördüğünüzü hiç sanmıyorum. Ağzına boşalmam için bağırıyordu, geldiğinde çıktım ağzına alıp bitirmemi sağladı. Çok güzeldi, çok. Geçip bir sigara daha yaptım çırılçıplak. Böyle gezmeyi hep sevdim. Hiç giyinme olmadaydı keşke.

 

Doğamıza, özümüze dönmek için epey uğraş vermemiz gerekiyor, ezberlediğimiz doğruların bizim değil kendilerince bir takım insanların doğruları olduklarını fark ediyoruz. Ve zorla alışmış olduğumuz bazı şeyleri tekrar düzenlememiz gerekiyor; bizi eğitmek, tek renk haline getirmek için öğrettikleri şeyleri. Kurallara, yürümemiz gereken yolların sağına soluna çektikleri şeritlere. Konuşmamamız gereken, söylemememiz gereken konulara, şarkılara. Vücudumuzun göstermekten çekindiğimiz yerlerine. Toplumlara, ideolojilere, savaşlara, ahlak kavramlarına, toplum değerlerine, aile bireylerine, yaşamda bizi engelleyen en küçük kaldırım taşına dahi isyan ediyorum.

 

Doğal olandan kaçamayız, ondan saklanamayız. Doğduğumuz çıplaklıktan korkmamalıyız. Bu dünya için böyle varolduk, sonrası için değişime uğradık. Medeniyet yerini bizi kısıtlamaya götürdü. Her yerde yollar var ama insanlar yürürken ölüyorlar! Bu yollar sadece arabalara, insanlara yürüyecek yol bırakmayan o “yolcu”lara da isyan ediyorum. Umarım gerçeği farkettiğinizde çok geç olmaz.

 

Sigaranın dumanı rutubetli duvarda her yana dağılıyordu, bir süpernova gibi, eşit ve kimsesiz. Sigara yandıkça geçip giden hayatımı düşündüm, babamın beni terkedişini, sigaraya sonra da esrara başlamam. Arkadaş çevremin balicilerle çevrili olduğu dönemler. Aç sokaklarda, inşaatlarda uyuyakalışlarım. İnsanların bana bakarkenki o gözlerini düşünüp kızdım tekrar babama. Babamın yokluğu benim her zerremi etkilemişti, peki ya benim yokluğum kimi etkilerdi? Keşleri mi? Hayır duygusal anlamda, Jelin’i mi? Hadi ama…. Kimseyi değil mi? Hiç kimseyi…